Bakara süresi tefsiri(94-105)
94. De ki: “Eğer (iddia ettiğiniz gibi) Allah katındaki ahiret yurdu (cennet) diğer insanlar için değil de, yalnız sizinse ve doğru söyleyenler iseniz haydi ölümü temenni edin!”
95. Fakat kendi elleriyle önceden yaptıkları işler yüzünden ölümü hiçbir zaman temenni edemezler. Allah, o zalimleri hakkıyla bilendir.
Tefsir
98. Bu, eğer ahiret'ten gerçekten emin iseler ve korkmuyorlarsa ölümden kaçınmayıp, onu dünya hayatına tercih etmelidirler anlamına gelen bir karşı cevaptır. Gerçekte onlar bu dünya hayatına o denli düşkündürler ki, ölüm ve ahiret'in sadece düşüncesiyle bile dehşete düşerler.
96. Andolsun, sen onların, yaşamaya, bütün insanlardan; hatta Allah’a ortak koşanlardan bile daha düşkün olduklarını görürsün. Onların her biri bin yıl yaşamak ister. Hâlbuki uzun yaşamak, onları azaptan kurtaracak değildir. Allah, onların bütün işlediklerini görür.
Tefsir
99. Arapça "hayat" kelimesinin sözlük anlamı "herhangi bir tür yaşama"dır. Burada, onların sürdürdükleri hayatın, nasıl bir hayat olduğunu düşünmeksizin yaşamak istedikleri anlamına gelir. Şerefli ve yüce veyahut ******** ve aşağılık bir hayat sürmeleri onlar için hiç önemli değildir.
97. De ki: “Her kim Cebrail’e düşman ise, bilsin ki o, Allah’ın izni ile Kur’an’ı; önceki kitapları doğrulayıcı, mü’minler için de bir hidayet rehberi ve müjde verici olarak senin kalbine indirmiştir.”
98. Her kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e ve Mîkâil’e düşman olursa bilsin ki, Allah da inkâr edenlerin düşmanıdır.
99. Andolsun, biz sana apaçık âyetler indirdik. Bunları ancak fasıklar inkâr eder.
100. Onlar ne zaman bir antlaşma yaptılarsa, içlerinden birtakımı o antlaşmayı bozmadı mı? Zaten onların çoğu iman etmez.
101. Onlara, Allah katından ellerinde bulunan Kitab’ı (Tevrat’ı) doğrulayıcı bir peygamber gelince, kendilerine kitap verilenlerden bir kısmı, sanki bilmiyorlarmış gibi Allah’ın Kitab’ını (Tevrat’ı) arkalarına attılar.
Tefsir
100. Yahudiler, sadece Hz. Muhammed (s.a.) ve müminler hakkında kötü konuşmakla kalmayıp, ilâhi elçi olarak seçilen Cebrail'e (s.a.) de dil uzatıyorlardı. "O bizim düşmanımız, O rahmet meleği değil, azap meleği" diyorlardı.
101. Cebrail (a.s.) Kur'an'ı Hz. Muhammed'e (s.a.) Allah'ın emri ile indirdiği için, Cebrail (a.s.) hakkında kötü konuşan, aslında Allah hakkında kötü konuşuyor demektir.
102. Yani, "Siz, sadece Kur'an'ı getirdiği için, Cebrail'e (a.s.) küfrediyorsunuz. Oysa Kur'an, Tevrat'ın öğretilerini onaylıyor. O halde, bu şekilde siz kendi kitabınıza sövmüş oluyorsunuz."
103. Buraya kadar olan ayetlerde Yahudiler, Kur'an'a ve Hz. Peygamber'in (s.a.) davetine karşı aldıkları tavrın sonuçları ile uyarılmışlardı. Ayetin bu bölümünde ise, meseleyi başka bir yönden ele almaları tavsiye ediliyor. Kur'an, doğru yolu gösterdiği ve inananlara müjdeler verdiği için O'na karşı çıkıp reddetmek açıkça akılsızlıktır. O halde onlar, Kur'an'ı kabul ederek ulaşılacak olan gerçek kurtuluştan kendilerini mahrum ederek kendi kendilerine zarar vermektedirler.
102. Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların (ve şeytan tıynetli insanların) uydurdukları yalanların ardına düştüler. Oysa Süleyman (büyü yaparak) küfre girmedi. Fakat şeytanlar, insanlara sihri ve (özellikle de) Babil’deki Hârût ve Mârût adlı iki meleğe ilham edilen (sihr)i öğretmek suretiyle küfre girdiler. Hâlbuki o iki melek, “Biz ancak imtihan için gönderilmiş birer meleğiz. (Sihri caiz görüp de) sakın küfre girme” demedikçe, kimseye (sihir) öğretmiyorlardı. Böylece (insanlar) onlardan kişi ile karısını birbirinden ayıracakları sihri öğreniyorlardı. Hâlbuki onlar, Allah’ın izni olmadıkça o sihirle hiç kimseye zarar veremezlerdi. (Onlar böyle yaparak) kendilerine zarar veren, fayda getirmeyen şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun, onu satın alanın ahirette bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi!
103. Eğer onlar iman edip Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakınmış olsalardı, Allah katında kazanacakları sevap kendileri için daha hayırlı olacaktı. Keşke bilselerdi!
Tefsir
104. Şeytan'ın çoğulu olan Şeyatin kelimesi, insanlardan ve cinlerden sapık ve kötü olanlara delâlet eder.
Burada iki anlam da kastedilmektedir. Yahudiler, esaretleri, cahillikleri, fakirlikleri ve yurtsuz dolaşmaları gibi nedenlerle ahlâken ve maddî yönden çok bozulup tüm iyi niteliklerini kaybettiklerinde, sihir, büyü, tılsım ve buna benzer diğer sanatlarla ilgilenmeye başladılar. Hiçbir çaba sarfetmeksizin bu tür tılsım ve büyülerle kendi geleceklerini kazanabilecekleri konusunda kendilerini aldatmaya başladılar. Daha sonra kötülükler onları her taraflarından sardı ve büyücülük ilmini Süleyman Peygamber'e (a.s.) bağladılar. Süleyman Peygamber'in (a.s.) büyük saltanatını ve muhteşem güçlerini bu büyülerle elde ettiğini iddia ettiler. Yahudiler sihir ve büyü gibi bu tür sanatları büyük bir nimet olarak kabul ettiler; hatta, Yahudi din adamları (haham) bile sihirle uğraşmaya başladılar. Sonuç olarak, kutsal kitaplara olan tüm ilgilerini kaybettiler ve kendilerini Allah'ın Hidayet'ine çağıranlara kulak asmadılar.
104/a. Kur'an burada sadece Süleyman Peygamber'e (a.s.) atfedilen büyücülük suçunu değil, ona Kitab-ı Mukaddes'te atfedilen diğer suçları da reddeder. (I Krallar: 11)
Kitab-ı Mukaddes'e göre "Süleyman kadınlardan çok hoşlanırdı; kadınları, onu başka ilâhlara tapması için kandırdılar. O da Allah katında kötü olanı yaptı; onların ilâhlarının put ve timsallerini yaptı." Kur'an bunu reddeder ve şöyle der: "Süleyman hiçbir zaman küfredenlerden olmadı ve sadece bir kâfir, kadına düşkünlük, putlara tapma ve Allah katında kötü olan şeyler gibi suçları işleyebilir."
105. Bu ayette değinilen olay çeşitli şekillerde yorumlanmıştır; fakat benim anlayabildiğim kadarıyla olay şudur: Hz. Lut'a iki yakışıklı delikanlı şeklinde iki meleği gönderdiği gibi, İsrailoğulları Babil'de esir iken Allah onları sınamak için insan kılığında iki melek göndermişti. Bu amaçla o iki melek insanlara sihir öğretmeye başlamışlardı. Fakat melekler, "Bu şeyleri sadece sizi sınamak için öğretiyoruz. Bu sanat'tan yardım ve ümit bekleyerek bu dünya hayatınızı ve ahiretinizi mahvetmeyin" diyerek kendilerine gelenleri uyarıyorlardı. Fakat tüm bu uyarılara rağmen onlar sihirler, tılsımlar, muskalar için büyük gruplar halinde geliyorlardı.
Meleklerin insan kılığında gelmelerinde garipsenecek bir yön yoktur. Onlar, Allah'ın vekilleri olarak olağanüstü güçlere sahiptirler. İnsanlara neden sihri öğrettiklerine gelince, bunu bir örnekle açıklayabiliriz. Bu, polisin rüşvet alan memurları suçüstü yakalayabilmek için işaretlenmiş paraları suçlulara teslim etmek gibi mizansenler hazırlamasına benzemektedir. Nasıl bunda garipsenecek bir şey yoksa, dejenere olmuş Yahudileri sınamak için meleklerin yaptığı şeyde de bir tuhaflık yoktur.
106. Büyü ilimlerinde en büyük dilek, kadını ayartabilmek için kocasından ayıran bir muska veya tılsım elde etmek idi. Bu, onların ne kadar bozulduklarını göstermektedir. Onların en büyük zevki başkalarının kadınlarıyla ilişki kurmak ve onları kocalarından ayırmaktı. Bu bozulmanın en kötüsü idi. Çünkü toplumun temel taşını oluşturan ailenin köklerini yıkmak demekti. Eğer karı ile koca arasındaki ilişki sağlam olursa, toplum da sağlam ve güçlü olur. Fakat ikisi arasındaki ilişki kötü olursa, bütün toplum bozulur. Bu nedenle onlar, en büyük kötülüğü yapıyorlardı; çünkü, kendi dayanışmalarının ve tüm toplumun bağlı olduğu bu önemli ilişkiyi kökünden kesiyorlardı.
Bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.) Şeytan'ın dünyanın dört bir tarafına vekilerini gönderdiğini söyler. Vekiller geri döndüğünde O'na ne yaptıklarını anlatırlar. Birisi kavga çıkardığını, ötekisi karışıklık ve kargaşa yarattığını söyler; fakat, Şeytan "Hiçbir şey yapmadınız" der.
Daha sonra biri gelir ve: "Bir adamla karısının arasını ayırdım" der. Şeytan onu kucaklar ve: "Gerçekten büyük bir iş yaptığını" söyler. Bu hadisin ışığında, neden iki meleğin İsrailoğulları'na karı ve kocayı ayıran bilgi ile gittikleri açığa çıkmaktadır. Sadece böyle bir şey, onların ahlâkî geriliklerini tam anlamıyla ölçebilirdi.
104. Ey iman edenler! “Râ’inâ (bizi gözet)” demeyin, “unzurnâ (bize bak)” deyin ve dinleyin. Kâfirler için acıklı bir azap vardır.
105. Ne Kitab ehlinden inkâr edenler ve ne de Allah’a ortak koşanlar, Rabbinizden size bir iyilik gelmesini isterler. Oysa Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük lütuf sahibidir
Tefsir
107. Bu ayetten itibaren müminler, Yahudilerin İslâm ve İslâm toplumuna kurdukları tuzaklara karşı dikkatli olmaları konusunda uyarılıyorlar. Bunun yanısıra onlar tarafından mümirlerin kalbinde uyandırılan şüphe ve tereddütler ortadan kaldırılıyor ve müslümanlarla Yahudiler arasında yapılan tartışmalar sırasında ortaya çıkan özel problemler ele alınıyor.
Burada, Hz. Peygamber (s.a.) Medine'ye hicret edip, İslâm çevreye hızla yayılmaya başladığında, Yahudilerin müslümanları çeşitli dinî tartışmalar ve teolojik meselelerle meşgul etmeye çalıştıkları gözönünde bulundurulmalıdır. Kendilerine musallat olan kötü alışkanlığı, yani kılı kırk yarma, saçma ve anlamsız sorular sorma hastalığını basit ve samimi müslümanlara da bulaştırmak istiyorlardı. Bu amaçla Hz. Peygamber'in (s.a.) sohbetlerine katılıyor ve ne kadar dejenere olduklarını gösterecek şekilde gizli gizli konuşup hileler kuruyorlardı.
108. Yahudiler ne zaman Hz. Peygamber'i (s.a.) görmeye gelseler, dış görünüşte O'na her tür saygıyı gösteriyorlar; fakat, O'na gizlice zarar vermek ve safdışı bırakmak için ellerinden geleni de yapıyorlardı. Kaypak sözler kullanıyorlar veya sözü hakaret anlamı taşıyacak şekilde yanlış telaffuz ederek anlamını değiştiriyorlardı. Örneğin O'nun dikkatini bir şeye çekmek istediklerinde "Lütfen bir dakika bakar mısın?" anlamına gelen, fakat başka anlamlara da gelebilen "Ra-ina" kelimesini kullanırlardı. İbranice'de buna benzer "Dinle, işitmez olasıca!" anlamına gelen bir kelime vardır. Ayrıca Arapça'da aynı kelime "kibirli ve cahil insan" anlamına geliyordu. Bundan başka, konuşma dilinde "Sen bizi dinlersen, biz de seni dinleriz" anlamına da gelebiliyordu. Yine ufak bir dil sürçmesi ile "Bizim çobanımız" anlamına gelen "Ra'ine'na"ya da dönüştürülebiliyordu. Övme niteliğinde olan; fakat, bazı insanlar tarafından kötü anlamlara çekilebilen kaypak kelimeleri kullanmamaları için, müminlere, "Bize bak" anlanıma gelen ve "ra-ina" gibi ikinci ve kötü bir anlama sahip olmayan "unzurna" kelimesini kullanmaları tavsiye ediliyor. Aynı zamanda onlara Hz. Peygamber'i (s.a.) dikkatle dinlemeleri ve bu şekilde O'nun dikkatini bir tarafa çekmeye gerek duymamaları öğütleniyor.