Bir padişahın üç oğlu vardı. Üçü de anlayışlı, görgülüydü. Her biri öbürlerinden daha değerli, cömertlikte yiğitlikte, savaş eri olmada öbürlerinden üstündü. Şehzadeler, padişahın tapısında toplandılar. Adeta padişahın iki gözünün nuru üç tane mumdular. Babanın ağaca benzeyen vücudu, gizli bir yol vasıtasıyla oğul’ un iki gözünden su alır, gıdalanır. Oğuldan coşan bu kaynak ananın, babanın bahçelerine kadar akar gider.
Anayla babanın gönül ve hayat bahçeleri bu suretle yeşerir, tazeleşir. Onun gözleri, bu iki ırmak yüzünden yaşarır, gözyaşı döker. Kaynak hastalanıp kötüleşirse o ağacın dalları yaprakları da kurur. O ağaç kurumaya başlar, çünkü oğulun vücudundan sulanıyor, gıdalanıyordu. Nice böyle gizli su yolları vardır ki ey gafiller, sizin canınıza ulanmıştır.
Gökten, yerden nice sular çektin de vücudun böyle semirdi. Fakat bu iğretidir. Az, az sıkıştırmak gerek. Çünkü elde edilenin bırakılması lazım. Yalnız Tanrı’nın “Adem’e ruhumdan ruh üfürdüm” dediği varlık yok mu? O kalır işte. Sen de ruha bak, başkaları beyhudedir. Fakat bu beyhude sözünü, cana ruha nispetle söylüyorum, her şeyi sağlam bir surette yapan sanatkara Tanrı’ya nispetle değil ha!
Her şeyin aslı olan kaynak coşar da seni bu su yollarına muhtaç etmezse ne mutlu! Sen yüzlerce kaynaktan su içmedesin. O yüz kaynaktan ne kadarı azalırsa sendeki hoşluk da o kadar azalır. Fakat içerden bir güzelim kaynak coştu mu seni başka kaynakları gözlemekten kurtarır. Gözünün nuru balçıktan oldu mu onun sana vereceği şey de ancak gönül derdinden ibarettir.
Kaleye dışardan su gelirse emniyet ve barış zamanında iyidir ama düşman geldi de kaleyi çevirdi, kaledekiler kanlarına battılar mı düşman askeri dışardan gelen suyu keser, kaledekilerin o suya güvenmemelerini temin eder. İşte o zaman kale içindeki bir acı kuyu dışarıdaki yüz tatlı ırmaktan daha iyidir.
Sebepleri kesen ecel ve ölüm askeri de kış gibi dalları yaprakları kesmeye gelir. O zaman ağaçlara bahar, yardım edemez. Ancak iç alemindeki sevgilinin bahara benzeyen yüzü yardım eder. Onun için şu toprak yeryüzüne” Gurur, aldanış yurdu” denmiştir. Çünkü göçme çağına ulaştın mı senden ayağını çekiverir. Ondan önce senin sağında, solunda koşar, senin derdini ben alırım, senin yerine ben dertlenirim derdi. Bir şey almadı ya!
Gam zamanlarında sana senden gam ırak olsun, gamla aranda on dağ bulunsun derdi. Fakat elem ordusu geldi de ağzını kapattı mı, seni görmüşlüğüm var bile demez. Tanrı şeytan içinde bu çeşit bir örnek gösterdi. Hilelerle seni savaşa sokar. Ben seninleyim, sana yardım eder, tehlikelerde senin önüne ben düşer, tehlikeye ben koşar, göğüs gererim. Oklara siper olur, dara düştün mü seni kurtarırım.
Senin sürçtüğün yerde ben canımı feda ederim. Sen bir Rüstem’sin, bir Aslansın. Yürü ercesine karşı dur. Diyerek bu işvelerle seni küfür yoluna getirir, o hile, düzen çuvalına sokar. Fakat ayağını attın da hendeğe düştün mü ağzını açar, kahkahayla gülmeye başlar. Sen aman yahu dersin, gel ümidin sende. O hadi der, git, ben senden bıkmıştım zaten.
Tanrı’nın adaletinden korkmadın, bense korkarım. Ellerini çek benden! Tanrı da onda zaten iyilikten eser yoktur. Şimdi bu hileyle nasıl, nerede kurtulacaksın? Dedi ya. Hesap gününde yapanın da yüzü karadır, yapılanında. İkisi de taşlanırlar. Adalet bakımından yol kesen de uzaklık kuyusundadır, yol yitiren de ve o azap yurdu, ne kötü bir yatılacak yerdir. Yolunu azıtan aptal da kurtuluştan ümidini kesmeli yol azdıran da!
Burada eşek balçığa saplanmıştır, eşekçi de, burada da gaflettedirler, orada da çamura saplanır kalırlar. Ancak geri dönenler, ondan vazgeçenler ayrı. Onlar güz mevsiminden çıkar, Tanrı’nın lütuf ve ihsan baharına ererler. Tövbe ederler Tanrı da tövbeyi kabul eder. Onun buyruğunu tutarlar ve o, ne güzel bir buyruk sahibidir.
Pişman oldular da inlemeye başladılar mı suçluların iniltisinden arş bile titrer. Hem de ananın çocuğunun üstüne titreyişi gibi. Onların ellerini tutar, onları yücelere çeker. Tanrı der, sizi aldanmadan, ululanmadan kurtardı, işte ihsan bahçeleri, işte suçları örten, yargılayan Tanrı! Bundan böyle size ebedi ve tükenmez rızıkla azık tanrı havasından gelir, damdan, oluktan değil. Deniz bütün vasıtaları, gayretinden kaldırdı, bizzat kendisi lütfe ihsana başladı mı artık susuz da balık gibi elindeki maşrapayı terk eder.
O üç oğlan da babalarının ülkesinde seyahate çıkmayı kurdular. Divan ve geçim işlerini düzene koymak üzere babalarının şehirlerini kalelerini gezip dolaşacaklardı. Padişahın elini öpüp vedalaştılar. O emrine itaat edilir padişah onlara dedi ki“ gönlünüz nereye isterse varın. Allah’a emanet. Elinizi, kolunuzu sallaya, sallaya gidin. Yalnız “ Hüş-rüba- Akıl kapan” derler bir kale vardır. Orada nice erlerin kaftanı, bedenine dar gelir. Sakın oraya gitmeyin.
Allah aşkına olsun sakın “ Zatüssuver- Resimli “ denen kaleye varmayın. Oradan uzak olun, tehlikeden korkun. O kalenin yüzü, arka tarafı, burçları tavanı döşemesi hep insan resimleriyle bezenmiştir. Yusuf dalıp baksın diye Zeliha da odasını resimlerle bezemişti ya hani. Yusuf, ona bakmadığından o da hileye başvurmuş, odayı kendi resimleriyle doldurmuştu.
Güzel yüzlü Yusuf, nereye bakarsa elinde olmaksızın onun yüzünü görsün diye böyle yapmıştı. Tanrı da gözü aydınlar için altı tarafı da delillerine mazhar etti. Her hayvan her bitki nereye baksa nereye varsa Tanrı güzelliğini görsün; ondan gıdalansın dedi. Onun için o oraya “ Nereye dönersiniz Tanrı yüzü var” buyurdu. Susar da bir bardaktan su bile içersiniz suyun içinde Tanrıya bakmaktasınız.
Fakat aşık olmayan suya bakar da suyun içinde kendi yüzünü görür ey gözü açık er! Ama aşıkın sureti, Tanrı’da fani olursa söyle bakalım, suda kimin suretini görür? Güneşte Tanrı güzelliğini görür aşıklar. Gayret sahibi Tanrının sanatıyla nasıl ay, suya vurur da suda görünürse güneşte de hak görünür. Fakat Tanrı’nın bu gayreti aşık ve sadık kişileredir, şeytanla hayvana tecelli etmez o.
Şeytan bile aşık olsa “ Şeytanım benim elimde Müslüman oldu” sırrı belirir. Yezid’lik Tanrı ihsanıyla kalmaz, Yezit, Bayazıt olur ey kavim bu sözün sonu gelmez. Siz o kaleye insan resimlerinden sakının! Olmaya ki heves yolunuzu kessin, ebedi bir kötülüğe düşesiniz. Tehlikeden sakınmak farzdır. Benden bu garezsiz sözü duyun. Kurtuluş arıyorsan aklın sağlam ve keskin olması bele pususundan çekinmek yeğdir.
Babaları bu sözleri söylemeseydi, o kaleden çekinin demeseydi. O kaleye gitmek akıllarına bile gelmeyecekti. Gönülleri o tarafa akmayacaktı bile. Çünkü tanınmış bir kale değildi. O, pek ıssız bir yerdeydi. Kalelerden yolardan uzaktaydı. Fakat babaları gitmeyin deyince bu sözden hevese hayale düştüler. Bu men edilme yüzünden gönüllerinde bir rağbettir uyandı, onun sırrını mutlaka öğrenmek gerek dediler.
Men edilen şeye gitmeyin yapmayın denen şeyi yapmayan kimdir? İnsan men edildiği şeye haristir. Bir şeyi yapma demek, iyi ve Tanrı’dan çekinir kişileri o şeye yanaştırmaz ama hava ve hamasîne uyanları o tarafa sürer, götürür. Şu halde bu yapmayın sözü birçok kişileri azdırır. Birçok kalbi uyanık kişilerde bununla doğru yola gitmiş olurlar. Alışkın güvercin kamışlardan kaçar mı hiç? O kamışlardan alışmamış, yabani güvercinler kaçar.
Şehzadelerde hizmette bulunuruz, dediğin gibi hareket ederiz baş üstüne. Buyruğundan dışarı çıkmayız. Senin lütuf ve ihsanından gaflet etmek, küfürdür dediler. Fakat kendilerine güvendiklerinden Tanrı izin verirse demediler. Tanrı’yı anmadılar bile. Bu Tanrı izin verirse demek, bu kat, kat tedbir ve ihtiyat, Mesnevinin başlangıcında anlatıldı. Yüz tane kitap da olsa hepsi de bir baptan ibarettir. Yüz tarafta da bir tek mihraba dönülür. Bu yolların hepsi de tek bir eve çıkar. Bu binlerce başak, bir tek tohumdan meydana gelmiştir. Çeşit, çeşit yüz binlerce yemekler vardır. Fakat yemek olmak bakımından hepside bir şeydir.
Bir tanesini yedin de tamamıyla doydun mu elli tane yemek olsa hepsinden soğursun. Fakat açken şaşılığın tutar, bir yemeği yüz bin yemek görürsün. O halayığın hastalığını doktorların ahvalini kusurlarını anlayışsızlıklarını söylemiştik ya. Hekimler yularsız atlara benziyorlardı. Üstlerindekinden haberleri bile yoktu. Damakları, gemden yaralanmıştı, tırnakları yol yürümeden incinmişti.
Öyle olduğu halde üstümüzdeki hünerini gösteren bir binici demiyorlardı, haberleri yoktu bundan. Demiyorlardı ki bu perişanlığımız gemden değil. Üstümüzdeki sevgili süvaridir. Gül devşirmek için bahçeye gitti. Gül göründü bize ama meğerse dikenmiş diyen yoktu. Hiçbiri aklını başına alıp da bizim boğazımızı kim tekmeliyor demedi gitti.
Hekimler sebebe kul kesilmişler, Tanrı hilesini görememişlerdi. Bir ahıra öküz bağlasan sonra öküzün yerinde bir eşeği bağlı bulsan, bu işi gizlice kim yaptı diye araştırmaz, uykudaymış gibi gaflet edersen bu, eşekliktir. Kendi kendine “ Bunu değiştiren kim? Görünmüyor ama acaba göktekilerden biri mi yaptı bu işi” demiyorsun ha? Oku dosdoğru sağ tarafa attın, gördün ki sola gitti! Bir ceylan avlamak için at sürdün, domuza av oldun!
Kazanç için kar elde etmeye koştun, kar şöyle dursun hapse girdin. Başkaları için kuyu kazdın, bir de gördün ki o kuyuya sen düşmüşsün. Görüyorsun ki tanrı sebeplere el attın ama seni muradına eriştirmedi. Peki neden sebepler hakkında bir kötü zanna düşmedin? Niceler kazançla padişah kesildiler, niceler de kazanç peşinde çırçıplak kaldılar.
Nice kişi kadın olarak Kaarun oldu. Nice kişide kadın yüzünden borçlandı. Şu halde sebep, eşeğin kuyruğu gibi oynar, döner durur. Ona pek dayanmazsan daha iyi edersin. Hatta sebebe yapışırsan bile yiğit olmamalısın ki altında nice tehlikeler gizlidir. İşte bu tedbir ve çekinme “ Tanrı izin verirse” demenin sırrıdır. Çünkü bu kaza ve kader insana eşeği keçi gösterir.
Bir adam yiğit ve akıllı bile olsa kaza ve kader onun gözünü bağladı mı şaşkınlığından eşek gözüne keçi görünür. Gözleri döndüren Tanrı’dır. Peki gönlü ve fikirleri döndüren kimdir? Kuyuyu latif bir ev görürsün, tuzağı zarif bir tane. Bu sofestailik değildir. Tanrı’nın değiştirmesidir. Hakikatler nerede? Sana böyle gösterir işte. Hakikatleri inkar eden tamamıyla bir hayal peşine düşmüştür. Fakat demez ki her şeyi hayal sanan da bir hayal olur mu? Gözünü ov da bak!
Bu sözün sonu gelmez. Şehzadeler, o kaleye gitmek için yola düştüler. Meyvesini yemeyin denen ağaca yürüdüler. İhlas sahiplerinin tavlasından çıktılar. Babalarının gütmeyin demesinden büsbütün hararetlendiler. O kaleye yüz çevirdiler. O seçilmiş Padişahın sözüne karşı durdular. İnsanın sabrını yakıp yandıran “ Hüş-rüba” kalesine yüz tuttular.
Öğütleri kabul eden aklın inadına gündüzden döndüler de kapkaranlık geceye daldılar. O güzelim “ Zatüssuver” kalesinin denize beş kapısı vardı, karaya beş kapısı. Beş kapısı, dış duygularımız gibi renk ve koku alemineydi, beş kapısı da iç duygularımız gibi sırlar arardı. O binlerce resim be nakşı seyrettiler, yer, yer gezdiler resimler görüp kararsız bir hale geldiler. Bu suret kadehlerinden pek sarhoş olma ki put yapıcı ve puta tapıcı olmayasın.
Suret kadehlerinden geç onlara kapılma. Şarap kadehtedir ama kadehten meydana gelmemiştir ki. Ağzını şarabı verene aç. Şarap geldikten sonra kadeh eksik olmaz. Ey Adem gönül bağlayan mana benim beni ara kabuğu, buğday suretini bırak. Kum Halil için un olduktan sonra artık ey akıllı er, bil ki buğday hiçbir şey değildir. Suret sureti olmayandan meydana gelir.
Nitekim duman da ateşten çıkar. Bu suret alemini boyuna görür durursun ayıplarını görmeye başlarsın, usanırsın bıkarsın. Fakat suretsizlik sana tam bir hayret verir. Yüzlerce alet aletsizlikten meydana çıkar. Tanrı elsizlik aleminde eller dokur. O canlar canı adam suretini düzer durur. Nitekim ayrılıktan buluşmadan dolayı da gönülde çeşit, çeşit hayaller dokunur.
Fakat hiçbir eser yapan esere benzer mi? Feryat ve figan zarara benzer mi hiç? Feryadın sureti vardır, zarar suretsizdir. Zarar uğrayanlar, kendi ellerini dişler dururlar, fakat zararın eli yoktur. Ey delil isteyen bu örnek yakışır bir örnek değil ama anlayışı az olan için ancak bu örneği bulabildim. Suretsiz Tanrı’nın sanatı bir suret eker, derken benden duygularla aletlerle bitiverir.
Dileğine göre ne suret ektiyse beden ona uyar, iyi yahut kötü olur. Nimet sureti verirse beden şükreder. Mihnet sureti verirse sabreder. Tanrı acıma suretiyle tecelli ederse insan gelişir büyür. Bir yara bere suretiyle tecelli ederse ağlar feryat eder. Bir şehir suretiyle tecelli edince insanı yola düşürür. Bir ok suretiyle tecelli ederse insan kalkanla karşı durur. Güzellerde tecelli ederse zevk ve işrete dalar. Gayb suretiyle görünürse insan halvete girer.
İhtiyaç sureti, insanı kazanca götürür. Kol kuvveti şunun bunun malını çalıp çırpmaya. Bu çeşit hayallerden doğan ve insana bir iş yaptıran suretler, o kadar çoktur ki saymaya imkan yok. Sonsuz gidişler sonsuz hüner ve sanatlar, hep düşüncelerde doğan suretlerin gölgesidir. Bir kavim dam kenarında bir hoşça durmuşlar.
Her birinin gölgesi de bak yere vurmuş. O sağlam damın üstünde duran düşüncenin fikrin suretidir. O ne yaparsa aşağıda o görünür. İş yerde duvarda görünmede fikir gizli. Fakat tesir ve ulaşma bakımından ikisi de bir. Bir mecliste zevk kadehinden içilen suretlerin eseri insanın kendisinden geçmesi sarhoş olmasıdır.
Kadınla erkeğin ve ikisinin buluşma suretleri buluşma anında kendilerinden geçmelerini meydana getirir. Bir nimet olan ekmek ve tuz suretinin eseri suretsiz olan kuvvettir. Savaşta kılıç ve kalkan sureti suretsizlikle yani düşmana üstün olmayla sona erer. Medrese medreseye gidip gelme medresenin türlü, türlü suretleri insan bilgi sahibi olunca dürülür gider. Bu suretler suretsizliğin kuluyken nasıl oluyor da o nimet sahibine yok diyorlar. Bu suretler suretsizlikten vücut bulmuştur.
Peki kendilerine bu varlığın verene şu aykırı gidiş onu şu inkar ediş nedir ki. Ha.. suretin inkarı da ondan olur ondan zuhur eder. Bu işte onun bir aksidir zaten. Her yurdun duvar tavan ve sair suretlerini mimarın düşüncesinin gölgesi bil. Düşünce zamanında taş tahta ve kerpiç meydanda değildir. Ama bu böyledir. Dilediği gibi iş yapan suretsizliktir. Suret onun elinde bir alete benzer.
Bazı, bazı o suretsiz varlık yokluk gizliliğinden kerem eder suretlere yüz gösterir. Her suret ondan yardım görür. Bu suretle onun yüceliğinden güzelliğinden kudretinden var olur. Derken yine suretsiz varlık yüzünü gizler suretler ihtiyaçlarından renk ve koku aleminde dilenciliğe başlarlar. Bu suret başka bir suretten yücelik dilerse bu yol azıtmanın sapıklığın ta kendisidir.
A cevhersiz şu halde neden ihtiyacını başka bir ihtiyaç sahibine arz edersin. Madem ki suretler kuldur, Tanrı’ya suret deme. Onu suret sanma onu bir şeye benzetmeye kalkışma. Yalvar yakar kendini yok etmeye savaş. Çünkü düşünceden suretlerden başka bir şey meydana gelmez. Başka bir suretle gelişmiyor semirmiyorsan sende sen yokken doğan suret elbette daha iyidir.
Bir şehre gider o şehir suretine ulaşırsın a yolcu seni oraya çeken suretsizliktir. Mana bakımından hatta mekansızlık alemine kadar gidersin. Çünkü zevk ve hoşluk mekan ve zaman aleminden gayrı bir alemdir. Bir sevgilinin suretine gidersin. Onunla eş olmaya arkadaşlık etmeye can atarsın. Maksattan gafilsin ama mana bakı