ilkvahiy.net ilkvahiy.net'i Tavsiye Edin ilkvahiy.net Türkçe ilkvahiy.net in English
Kayıt Ol Portal Forum Video Gruplar Blog Albümler Etiketler İletişim Yardım Üye Listesi iTrader Takvim Arcade Arama Bugünkü Mesajlar Bütün Forumları Okunmuş Kabul Et
  #1 (permalink)  
Alt 11-10-2008, 13:07
Hayrunnisa - ait Kullanici Resmi (Avatar)
Kıdemli Üye
Puanlar: 372, Derece: 7 Puanlar: 372, Derece: 7 Puanlar: 372, Derece: 7
Aktivite: 18% Aktivite: 18% Aktivite: 18%
 
Üyelik tarihi: Apr 2008
Yaş: 22
Mesajlar: 141
Memleket :
Cinsiyet :
Teşekkür: 31
22 mesajı 30 Teşekkür Aldı
Ülke Bayrağı - turkey!
Tecrübe Puanı Gücü: 1
Hayrunnisa is on a distinguished road
Standart sahabe-i kiram


Sünnet-i Nebeviye’nin ve hattâ Kur’ân-ı Kerim’in nakilcileri, Sahâbe-i Kirâm’dır. Mü’min ve Müheymin olan Allah’tan (cc), emîn olan Cibrîl (as) vasıtasıyla, insanlığın en emîni Muhammedü’l-Emîn’e (sav) gelen ’emanet-i küb-râ’yı aynıyle bize nakleden emanetçiler, ashâb-ı kirâm efendilerimiz olmuştur. Sünnet, Kur’ân’ın kendilerinden senakârane bahsettiği.. Tevrat ve İncil’in kendilerine methiyeler çektiği.. kâhinlerin kendilerinden sözettiği.. kılı kırk yararcasına cihanpesendâne bir hayat yaşayan.. ve yalnızca Bedir, Mûte, Yermuk destanlarıyla değil, hayatlarının her safhasıyla dillerde destânlaşan ve hayatlarını Ukbâ’ya göre ayarlayıp, adımlarını hep rızâ-yı İlâhî mülâhazasıyla atan bu insanüstü insanların elleriyle bize intikal etmiştir. Dolayısıyla, mevzuumuz açısından bir nebze de sahâbe-i kirâmdan ve onlara ihsanla tâbi olan tâbiin-i izâmdan söz etmek istiyorum:

1- Sahâbe ve Tabakât-ı Sahâbe
Sahâbenin tarifi ve kime sahâbî deneceği mevzuunda en tercihe şayân görüş Hâfız İbn Hacer’e ait olanıdır. Ona göre sahâbî: “Allah Rasûlü’nü (sav) görüp, az dahi olsa sohbetine eren, O’nu dinleyen ve bu ahd ü peymân içinde vefât eden mü’min insandır.”179 Bazıları, Allah Rasûlü’yle (sav) bir yıl hattâ iki yıl birlikte olma şartını ileri sürmüşlerse de, cumhûra göre, Allah Rasûlü’nün (sav) mübarek atmosferi içine giren ve o atmosferden kalbine ve rûhuna ilhamlar akseden, az buçuk O’nun nurlu ikliminden istifade edip ve vâde vefâ içinde ölüp giden her mü’minin, sahâbî sayılacağında ittifak vardır. Kâfir, Rasûlullah’ı (sav) elli bin defa da görse, sahâbî olamaz.
Şüphesiz, her sahâbî aynı derecede değildir. Sahâbinin de kendi aralarında tabakaları vardır. Yolların bütünüyle sarpa sardığı dönemde Allah Rasûlü’ne (sav) imân edenlerle, hicretten ve en nihâyet fetihten sonra iman edenler, herhalde aynı kategori içinde mütalâa edilemezdi. Mes’ele Kur’ân’da ve sünnette de böyle ele alınmıştır. İlgili âyetlerde muhacirlerin ve ensârın ilklerinden bahsedildiği gibi (Tevbe, 9/100) fetihten önce infâk edip savaşanların, fetihten sonra infak edip savaşanlardan daha üstün bir dereceye sahip oldukları da yine Kur’ân’da anlatılan gerçeklerdendir (Hadîd, 57/10). Ayrıca, bu farklılığı Efendimiz’in tercihlerinde görmek de mümkündür.
Meselâ, bir defasında Hz. Hâlid, Hz. Ammâr b. Yâ-ir’i incitince, Allah Rasûlü, Hz. Hâlid’i ciddi azarladı ve: “Benim ashâbıma ilişmeyiniz” buyurdu180. Bir başka defasında, Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir’i incitince, bu defa Allah Rasûlü’nün (sav) Hz. Ömer’e kaşlarını çatarak; “Hepiniz beni inkâr ettiğiniz zaman o beni tasdik etti. ashâbımı bana bırakmalı değil miydiniz?” ikazında bulundu. Hz. Ebû Bekir, dizleri üzerine çöküp: “Suç bendeydi yâ Rasûlallah”181 demesi ise, Ebû Bekir’ce bir davranıştı ve genel havayı ta’dile ma’tuftu.
Sahâbenin tabakalarıyla alâkalı en iyi taksim ve tesbit, Müstedrek sahibi Hâkîm en-Nîsâbûrî’ninkidir. Ona göre, sahâbe, oniki tabakaya ayrılır:182

1. Râşid halifeler ve onlarla beraber ilk imân edenler; bilhassa Aşere-i Mübeşşere’den geriye kalan altı sahâbî.
2. Dârü’l-Erkam ashâbı, yani Hz. Ömer’in Müslüman-lığından önce imân etmiş olup, imanlarını gizleyen ve Erkam b. Ebi’l-Erkâm’ın hânesinde bir araya gelenler.
3. Habeşistan’a hicret etmiş olanlar.
4. Birinci Akabe Bey’atında bulunanlar.
5. İkinci Akabe Bey’atında bulunanlar.
6. Efendimiz’e (sav) Kuba’dan Medîne’ye teşriflerinden evvel mülâki olan ilk muhâcirler.
7. Bedir Ashâbı.
8. Bedir’le Hudeybiye vak’ası arasında hicret edenler.
9. Bey’atü’r-Rıdvân Ashâbı.
10. Hâlid b. Velîd ve Amr İbnü’l-Âs gibi, Bey’atü’r-Rıdvan ile feth-i Mekke arasında hicret edenler.
11. Fetih’ten sonra Müslüman olanlar.
12. Fetih’te, “ashâbıyla vedâlaşması” mânâsında “Vidâ Haccı” ve son haccı olması hasebiyle “Vedâ Haccı” denilen hacda ve sâir yerlerde Efendimiz’i görmüş olan çocuklar.

2. Sahâbenin Büyüklüğü
Sahâbe, enbîyâdan sonra, ittifakla insanlığın en büyükleridirler. Mutlak fazilet enbiyâya aittir ve onlara kat’iyen yetişilmez. Onlardan sonra sahâbe gelir, bununla birlikte, husûsî bazı fazîletlerde, -mutlak fazîlette değil Beni İsrail peygamberlerinden bazılarının seviyesine erişen sahâbilerin varlığından söz edilebilir. Tekrar ediyorum bu, bazı sahâbinin bazı faziletlerde, bazı peygamberlere ulaşması demektir. Aynı şekilde, husûsî bazı faziletlerde Şâh-ı Geylânî, İmam-ı Rabbânî, Muhammed Bahâuddin Nakşibendî gibi zatlar, bir kısım husûsî fazilette, “mercûhun râcihe rüçhaniyeti” esasına binaen, sahâbiyle omuz omuza olabilir. Ancak, dünden bugüne, her zaman din adına sözleri hüccet, akılları kalbine yâr, kalbleri de akıllarına yâr, sineleri ulûm-i dîniye, akılları fünûn-u medeniye ile aydınlanmış, her asırda İmam Ebû Hanîfe ve İmam Şâfiî gibi müeddeb zâtlardan müteşekkil cumhûrun ittifakıyla, enbiyâdan sonra mutlak fazilet, sahâbe-i kirâma aittir183. O kadar ki, çoklarınca ilk müceddid kabul edilen ve husûsî bazı faziletlerde çok önde olan Ömer İbn Abdülazîz Hazretleri bile, bu hususta sahâbenin en küçüğüne yetişemez. En büyük velilerden İmâm-ı Rabbânî de mutlak fazilette: “Ömer İbn Abdülaziz, Vahşî’nin ancak atının burnundaki bir toz olabilir” hükmünü vermiştir.184

3. Sahâbeyi Yücelten Amiller
Nereden gelmektedir sahâbenin büyüklüğü?

a. Risalet Cihetiyle Beraberlik
Birincisi sahâbe, Allah Rasûlü’nün peygamberliğiyle ve risâletiyle münasebettardır. Allah Rasûlü’nün vefatıyla nübüvvet kapısı kapanmış olduğundan, daha sonra gelen veliler, Efendimiz’in (sav) ancak velâyetiyle münasebet içindedirler. Dolayısıyla, nübüvvet ve risâlet, velâyetten ne kadar üstünse, sahâbe de, en büyük velilerden o kadar üstündür.

b. İnsibağ Keyfiyetiİkincisi, “sohbette insibağ vardır”; büyük bir zatın eserlerini defalarca okumak, onun huzurunda birkaç dakika durmanın kazandıracağı şeyi kazandıramaz. Huzurda bulunma ve sohbetten doğrudan doğruya istifade etme, hele Allah mehâbeti altında yaşayan insanın sözlerinde, bakışlarında, yüz işmizazlarında, dudak ve el hareketlerindeki ruhu, ma’nâyı yakalama ne yazılır, ne de kitaplarda okunur. Allah Dostu’nun namazını, O’nun ayakta nasıl durduğunu, nasıl rükû ve secde ettiğini kitaplar yazar ama, sinesinin ızdırabını, Allah karşısında iki büklüm olmasını, kıvrım kıvrım kıvranmasını, ancak ve doğrudan doğruya onun atmosferine girme, onunla arkadaş olma, diz dize gelme ve huzurda bulunma verebilir. İşte, sohbetteki bu insibağı anlamayan, sahâbiyi anlayamaz ve onun büyüklüğünü kavrayamaz. Sahâbi olmak için, mekânın üstüne çıkmak, 1400 sene öteye gitmek ve o uzak noktadan, ötelerde bir yerlerden yıldızları seyreder gibi onları seyretmek, bizzat Allah Rasûlü’nün (sav) huzûruna dehâlet edip “dahîlek yâ Rasûlallah” demek lâzımdır.

c. Doğruluğun Peşinde Olmaları
Üçüncüsü, sahâbînin hayatında, şakacıktan da olsa yalan yoktur. En doğru söyleyenin bile birkaç yalanının olduğu günümüzde, bunu anlamak oldukça zordur. Onlar o gün yeni Müslüman olmuştular. Müslüman olmuş, yalandan ayrılıp doğruya gelmiş, ahlâksızlıktan ayrılıp ahlâka ulaşmış, karanlıktan uzaklaşıp ışığı yakalamış ve kendilerine va’dedilen güzelliğe ermek için mallarını ve canlarını seve seve fedâ etmişlerdi. Çok pahalıya satın aldıkları bu değeri, öyle ucuza satıp, fedâ edecek değillerdi. Sâdık-ı masdûk Hz. Muhammed’in (sav) makamı olan sadâkat etrafında kümelenmiş bu insanlar, Müseylemetü’l-Kez-zâb’ın makamı olan yalana asla tenezzül etmez ve böyle süflîlerden süflî bir makama düşmek istemezlerdi. Binâenaleyh, sahâbîyi düşünürken, o müthiş inkılâb içinde, ayın kürre-i arzdan kopup, son hızla uzaklaşması ve her geçen gün biraz daha uzaklara gitmesi mülâ-hazasıyla bakılmalıdır ki, bu mes’ele anlaşılabilsin.. evet sahâbe, yalandan, yalancı bir dünyadan kopup son hızla uzaklaşmış ve bir daha da o çıyan yuvası, yalanın, dolanın, aldatmanın ve her türlü lâahlâkîliğin yaşandığı anlayışa dönmemişti. Siyasetin yalana revaç verdiği, ahlâkın yanında ahlâksızlığın, yümnün yanında yümünsüzlüğün ticaretinin yapıldığı günümüzde, bunu duyup hissetmek çok zordur zannediyorum. Bunu duyup hissetmeyince de sahâbe-i kirâmı kendimiz gibi sanacak ve gökteki melekleri ya da yıldızları, yerdeki yıldız böcekleriyle bir tutmak gibi bir garabet içine gireceğiz.

d. Vahyin Oluşturduğu Canlılık
Dördüncüsü, asr-ı saâdette birbiri ardına sahâbe üzerine semâvî sofralar iniyordu. Göklerin ve yerin Mâliki’nden, Meliki’nden her gün yeni yeni mesajlar geli-yor ve sahâbe, her gün bu mesajlarla âdetâ yıkanıp arınıyordu. Bir gün ezanın teşrîi.. öbür gün kâmetin teşrîi.. bir başka gün nikâhın teşrîi ve bilahâre dört kadınla sınırlandırılması, sonra da şarta bağlanması.. içkinin yasaklanıp eldeki kadehlerin yere çalınması.. tâ ruhlarının derinliklerine işleyen İlâhî ve semâvî sofralardan sadece birkaçıydı. Ayrıca, bu sofraların, bu mesajların bir yanında, her zaman kendileriyle alâkalı bir hususu ve bazen gizli, bazen açık kendi isimlerini bile yakalayabiliyorlardı. Meselâ; dan sonra denirken gözler çok defa Ebû Bekir’e, « denince Hz. Ömer’e: (Fetih, 48/29) denince de Hz. Osman’a dönüyordu. (Ahzâb, 33/23) okununca bakışlar, Enes b. Nadr’ın kahramanlığı ve şehâdetinin etrafında geziniyor; hatta Enes İbn Mâlik de mezarında amcasına bakıyordu. Sonra, Allah Rasûlü, Ubeyy b. Ka’b’ı çağırıyor ve “(Beyyine) sûresini sana okumamı Allah bana emretti” diyor, Ubeyy: “Adımı da söyledi mi yâ Rasûlallah?” diye soruyor ve: “Adını da söyledi” cevabını alıyordu. Yine Allah: (Ahzâb, 33/37) âyetinde Rasûl-i Ekrem’in (sav) âzadlısı, ilklerin ilklerinden Zeyd b. Hârise’nin adını anıyordu185. Evet, Allah onları, onlar da hep Allah’ı anıyorlardı. Gölgesini olsun rüyalarımızda yakalamamızın bize bir hafta yettiği Allah Rasûlü (sav) vasıtasıyla, O’nun azamet ve kudsiyetine münasip bir şekilde sürekli Allah’la münasebet içindeydiler. Onların hayatları, bu seviyede yakaladıkları anlayış, idrâk, basiret ve ma’rifet içinde sürüp gidiyordu. İşte, Kur’ân’ı ve sünneti bize nakledenler, bu seviyedeki insanlardı; yalana tenezzülleri asla mümkün olmayan bu insanlar... İşte Kur’ân ve sünnet de böyle sağlam insanlarla, öyle sapasağlam perçinlenmişti ki artık onlardan sonra da bu durumu değiştirmek mümkün olmayacaktı.

e. Zor ve Çetin Dönemde Sahip Çıkmaları
Sahâbe-i kirâm, İslâm’a sahip çıkmanın çok pahalı olduğu bir zamanda sâhip çıktı. Bugün de pahalıdır bu iş ama çok daha pahalı olduğu öyle zamanlar olmuştur ki, bir beldede bu mes’eleye sahip çıkan bir mü’min, Akif’in:
“Nerde yârânım diyorken ben, bülend âvâz ile
Nerde yârânım diyor vâdi, beyâbân, kûhsar” beytinde ifade ettiği yalnızlık içindeydi. Sahâbe-i kirâm, bundan da öte bir yalnızlık ve bir vahşet içinde Allah’ın dinine ve peygamberine sahip çıktılar. Hem öyle bir zamanda ve öyle şartlar altında sahip çıktılar ki, Muhyiddîn İbn Arabî’nin Müsâmeretü’l-Ebrâr’ında naklettiğine göre, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ebû Ubeyde İbn Cerrah’a, Hz. Ali’ye ulaştırması için söylediği şu sözler, onu tasvire yeter zannediyorum: “Ya Ali, sen çocuktun; sağını solunu daha bilmiyordun. Biz, ölümü birkaç defa göze almadan sokağa çıkmaya cesaret edemezdik; çıkarken de başımızda kılıçların kavis çizeceğini düşünürdük. Zağlanmış hançerlerin bağrımıza saplanmasını hesaba katmadan kimseye “Allah birdir” diyemezdik.”
Bu seviyede, bu buudda İslâm’ı tanımış ve yakalamıştı onlar .. ve bir hamlede gözleri açılmıştı ötelere. Meselâ, bir defasında Haris b. Mâlik, mescidde yatıyordu. Allah Rasûlü (sav), kendisini ayağıyla dürtüp uyandırdı. Her sahâbînin dediği gibi: “Anam, babam sana fedâ olsun, bir emriniz mi var yâ Rasûlallah?” dedi “Nasıl sabahladın?” diye sordu Efendimiz (sav) ona. Hâris (ra): “Hak mü’min olarak sabahladım; hak mü’min olarak kendimi idrak ediyorum” cevabını verdi. Efendimiz’in (sav):“Her hakkın, bir hakikati vardır; peki senin bu imânının hakikati nedir?” sorusuna da:“Gündüz oruç tuttum; gece de sabaha kadar Rabbimin karşısında kemerbeste-i ubûdiyet içinde büklüm büklüm oldum yâ Rasûlallah... Şu anda öyle bir ruh hâleti içindeyim ki, Rabbimin arşını, ehl-i cennetin ferih fahûr cennette sağdan sola gidip gelişini görür gibiyim” karşılığında bulundu. Allah Rasûlü (sav) de, şöyle mukabele etti ona: “Sen öyle bir insansın ki, tepeden tırnağa iman kesilmişsin.” 186 İşte onlar, Allah’a (cc) bu derece yaklaşmıştı ve Allah da, bir kudsî hadisinde ifade ettiği gibi onların, gören gözleri, işiten kulakları, konuşan dilleri, tutan elleri olmuştu.187

4. Kur’ân-ı Kerim’de Sahâbe
İmam İbn Hazm, kendisi gibi pek çok müctehid ve eimmenin kanaatine tercüman olarak: “Sahâbe-i kirâmın bütünü ehl-i cennettir”188 der. İçlerinde aşere-i mübeşşere gibi bazılarının hayatta iken cennetle müjdelenmesi, onların cennette de belli bir payeye sahip olmalarından dolayıdır. Kur’ân’da ve sünnette bu görüşü destekleyen pek çok deliller vardır.
Evvela, Kurân-ı Kerîm, Fetih sûresinin son âyetinde sahâbeyi şöyle tavsif eder:
“Muhammed Allah’ın Rasûlü’dür.”
İman-ı billâhtan sonraki en büyük hakikat; Hz. Muhammed (sav)’in Allah’la insanlar arasında mukaddes bir vesile ve vasıta oluşudur.
“Onunla beraber bulunanlar ve O’nun maiyyetinde olanlar ise, küfre ve kâfirlere karşı çok çetindirler”
; (bükülmez kol, bükülmez bel ve temennâ durmaz, kâmet);
“Kendi aralarında yumuşaklardan yumuşak (ve rahîm mi rahîmdirler.)”
(Hayatları namazdan ibarettir denecek derecede o kadar çok namaz kılarlar ki), sen onları rükû ve secdede görürsün. “Allah’tan fazl ve razılık diler dururlar. (Allahım! Cennet bizden uzak ama, Senin fazlınla ayağımızın ucu, burnumuzun ucu, iki kaşımızın arası kadar yakındır. Allahım! İman ışığını eğer sen yakmazsan, o bizden çok uza