Alıntı Yeryüzü, son çözümlemede, insanın “oyun” menzili hükmünde sayılamaz mı? Arayışıyla, acı çekmesiyle, iktidar ve saltanatıyla, mücadelesiyle, mal-mülk ve servetiyle, insanın önüne oynayıp avunsun, diye bir “oyun” kıvamında kendini açmıyor mu yeryüzü? Hayat, diyerek sarıldığı ve bir türlü tam olarak tutamadığı o şey, o aşikâr bilinmez, bu “oyun”un ta kendisi hükmünde görülemez mi?
Bir bakıma hep öyleymişcesine kendini takdim etmiş gözüküyor yeryüzü de, hayat da.
Ama bir bakıma da “oyun” görünüşü altında özün özü (lübbü’l-lüb) bir kalıcılığı, edebiyat denilen gerçek, insan olma iklimini, kendi varlığının ve işâret ettiği o tek ve yüce varlığın hakikatini sunar insana. İşte öyle insanlardır ki, yeryüzünü, o hakikati tanımanın bir coğrafyasına dönüştürürler. O coğrafyada yüreğiyle yol alır, o coğrafyayı yüreğiyle keşfeder, fethederler ve ebediyetin ışıklı kapısına çevirir.Bu açıdan insan, yüreğin kendiliğinden serüvenidir, denilse yeridir.
Selman-ı Farisi (r.a.) işte yeryüzünü yüreğin serüvenine menzil kılabilen ulu kişilerden biridir. Yüreğindeki sızı, arayış devrimi, hakikat tutkusu ancak O’na, evrenin bile yüzü suyu hürmetine yaratıldığı o Allah Rasülüne ve bildirdiği hakikate erişinceye kadar sürecektir. Ama eriştiğinde de yürek serüvenini yaşayacaktır, ancak farklı bir iklim ve coğrafyadır bu.
Hakikati ateşte simgeleştiren ve bundan dolayı ateşi kutsallaştıran Ateş-gede, yani Mecusîlik, bir başka ifadeyle Zerdüştlük, Selman’ın bir süre bağlandığı, öyle göründüğü bir yürek menzil olacaktır. Ne var ki bağlanır göründüğü, aslında bağını koparmaya tecrübe kıldığı bir deneme tahtası gibiydi. Ne zaman ki, ibadet ve dua edişlerinde farklılıklarıyla dikkatini çeken hıristiyanları gördü, yüreğindeki hakikat sızısı şiddetle zonklamalarla onu uyardı. Dağ yamacından sızan bir su gibi içindeki arayış ırmağı onu hıristiyan rahibe doğru yöneltti. Soruları, sorgulamaları tam cevabını alamadıysa da, Hakikat ve Habercisi’nin adresini telmih eden duyumlara yaklaştı ve bu kayıtla Hıristiyanlıkta bir mola verdi. Ama hakikat besisine tam doyum sağlamamakla birlikte, kendini tam olarak hıristiyanlığa verdi. Ve bir rahip, İncil’in muştuladığı Hakikatin ve Haberci’sinin Arabistan’da, yani Mekke’de zuhur edeceği bilinen sırrı Selman’a fısıldadı. Artık yüreği bilmediği, görmediği, yolunu-yönünü çıkaramadığı Mekke-Medine’ye rabdedeceği bağın ucundaydı. Bağın, ipin diğer ucunu alıp götürecek biri gerekiyordu. O biri ticaretle uğraşan ve elindeki malı satmak üzere Medine’ye gitmek üzere harekete başlayan bir Yahudiydi. Kendini köle olarak ona sundu, yeter ki Hakikat ve Haberci’sine götürsündü onu.
İsmail Kıllıoğlu
Konu admin tarafindan (26-11-2007 Saat 23:08 ) degistirilmistir..
Sitemizde Yazılan Yazılardan ilkvahiy.net Ekibi Sorumlu Değildir. Herkes Kendi Yazdıklarından Sorumludur.
Bu Site Bir Flört Sitesi Değildir !!! Erkek-Bayan İlişkilerinde Hududu Aşanlar Direk Olarak Siteden Atılır.
Sitemizde Crack,Warez,Serial,Keygen vs. gibi tüm yasadışı içerikleri paylaşmak yasaktır.
Reklam, Flood, Spam, Argo, Küfür Siteden Atılma Sebepleridir.