Nehre indireceği kayığı boyuyor usta. Öyle ince yontulmuş ki, görenler rüzgârın sudan önce alıp götürmesinden korkuyorlar. Ustanın biçimli elleri, rüzgâra kaptırmadan suya teslim edebilmek için emaneti, siyahla kayık arasında nefes nefese koşuyor.
İki soylu arasında derin bir akrabalık kuruluyor o gün: Sultan ve siyah. O gün bütün balıklar Halilurrahman balıklarının siyah elbiselerini ödünç alıyorlar derinlerde. Ateş suya dönüşüp ustanın alnında birikirken, kayık sürmeli gözler gibi simsiyah titreşiyor kıyıda. Vuslat heyecanıyla yükselen nehir, dalgalarıyla uzanıyor ustanın ellerine. Rüzgâr, acemi bir hırsız gibi iç geçiriyor suya değdiğinde kayık. Kıskançlıkla kırbaçlanan dalgalar köpükler yayarak sürüklemeye başlıyor siyahı. Siyah, nehrin başında, ortasında ve sonunda bata çıka ilerliyor. Herkes bir fotoğrafı olsun istiyor onunla. Kimin yanında durursa alımlı, kimin yanında durursa güzel!
Güzel, altı kalemle altını çiziyor güzelliğinin. Abbâsi veziri hattat İbn Mukle aklâm-ı sitte’yi tutan kesik elini IX. yüzyıldan bu yana ödünç veriyor yazı ustalarına. “Muhakkak”, “Reyhânî”, “Sülüs”, “Nesih”, “Tevkî” ve “Rıkâ” aşkla çiziyor resimlerini güzelin. Hüsn-i Hat yazı olmaktan çıkıp nehirlere dönüşüyor İslâm coğrafyasında. “Nun”lar, “Elif”ler, “Hâ”lar, “Ye”ler, “Be”ler birbirlerine sarılarak gürül gürül akıyorlar kalplere. Bu nehirlerin geçtiği gözler dünyaya başka bir nazarla bakmaya başlıyor. Zira suretten ibaret değil bu şifalı sular, anlam taşıyor. İki güzeli el ele tutuşturuyor hattatlar: Yazı ve mâna. O iki güzeli yalnız kâğıtlara değil, ağaca, taşa, kubbeye ve duvara nakşediyorlar. Çiçekler veriyorlar ellerine, altın suyuyla yıkıyorlar, ebrulu bulutlara sarıyorlar. Görmekle yetinmiyor, ezberliyorlar. “Hâfız” deniyor İlâhî kelâmın kapısında bekleyen bu nöbetçilere. Hâfız, yani koruyan.
Hâfız Osman, XVII. yüzyıl İstanbul’unun koruyucularındandı. Çocuk yaşta İlâhî kelâmın kapısında nöbet tutmaya başlamış, ismini taçlandıran sıfatıyla anılmıştı hep. Fakat o kalbini nakışlamakla kalmamış, bu nakşı kâğıtlara dökebilmek için hattın pirlerinin yanında almıştı soluğu.
Derviş Ali’yle başlayan yolculuğu Suyolcuzâde’yle devam etmiş, on sekiz yaşında aldığı icâzetle kesilmeyen susuzluğu onu Şeyh Hamdullah ekolünün efsânevî hattatı Nefeszâde’nin yanına savurmuş, ellerinde hokkalarıyla sıralarını bekleyen acemi öğrencilerin arasına karışıp elif bâ’ya dönmüştü yeniden. Azmin hokkası derin, kalemi keskin, mürekkebi dingindi. “Taklit” ustada, “El melekesi” kalemde fâni olmayı gerektiriyordu. Hâfız Osman hac yolunda bile karalamalar yaparak aydınlattı harflerini, ustasının mushafını ustaca taklit etti. Nihayet coşkun sularıyla kendi yatağını bulup saraya kadar aktı ve hünkârın meşkini bereketlendirdi. İşte Sultan II. Mustafa hokkasını tutuyor Hafız Osman’ın. “Bir Hâfız Osman daha yetişmez.” sözünü büyük usta bir hat zarafetiyle bakın nasıl reddediyor: “Hocasının hokkasını tutan sultanlar geldikçe nice Hafız Osmanlar yetişir hünkârım!”
Tevazuu Sünbül Efendi Dergâhı’nda öğrenmişti Hafız Osman. Bu yüzden ne kadar yükselirse yükselsin hürmette kusur etmedi pirlerine. Bir öğrencisinin “Hattınız Şeyh Hamdullah’tan üstündür.” sözü üzerine, “Ben onun bir harfini bile yazamam. Şeyh Hamdullah nerede ben nerede! Bu sözü bir daha tekrar edersen reddederim seni!” demişti. Hâlbuki Hafız Osman, yirmi üç sene izinden yürüdüğü Şeyh Hamdullah’ın sadece beğendiği harflerini kullanıyordu üslubunu bulduğunda; harflerini küçülterek damıtıyor, yataylığını ve çöküklüğünü gideriyor, kelime ve harf aralıklarında yeni oranlar yakalayıp nehri dalgalandırıyordu.
Yirmi beş kere yazdı Kur’an’ı baştan sona Hafız Osman. Her seferinde ilk kez yazıyormuş gibi çarptı kalbi. Yoksul öğrencilerle paylaştı bilgisini. Yollarda talebelerinin meşklerini düzeltirken görenler, bu kibirsiz ruha dualar yolladılar pencerelerinden. Her harfi bir saltanat kayığı gibi yontan ustanın nehirlerini evlerinde, medreselerinde, çeşmelerinde, camilerinde, türbelerinde konuk ettiler. Ve hayret ettiler Hafız Osman’ın vavını almak istemeyen kayıkçıya. Olacak ya, üzerinde para yok o gün. Beşiktaş’tan Üsküdar’a geçiyor. “Bir vav yazayım sana evladım!” diyor kayıkçıya. Kayıkçı yüzünü buruşturarak alıyor vav’ı, ta ki yolu Bedesten’e düşene kadar. Avuç dolusu para sayıyorlar kayıkçıya o vav için. Ve bir gün tekrar biniyor kayığa usta. Kayıkçı bir vav daha istiyor. Hafız Osman reddediyor onu, “O vav her zaman yazılmaz.” diyerek. Nehre indireceği kayığı boyuyor usta. Öyle ince yontulmuş ki, görenler rüzgârın sudan önce alıp götürmesinden korkuyorlar.
Sitemizde Yazılan Yazılardan ilkvahiy.net Ekibi Sorumlu Değildir. Herkes Kendi Yazdıklarından Sorumludur.
Bu Site Bir Flört Sitesi Değildir !!! Erkek-Bayan İlişkilerinde Hududu Aşanlar Direk Olarak Siteden Atılır.
Sitemizde Crack,Warez,Serial,Keygen vs. gibi tüm yasadışı içerikleri paylaşmak yasaktır.
Reklam, Flood, Spam, Argo, Küfür Siteden Atılma Sebepleridir.