Demiştim ki Diyarbakır'dan ayrılıp ağaçlık araziyi gördüğümüz an Bingöl'e girmiş bulunuyorduk. Karadeniz bölgesinden sonra en çok orman alanının bulunduğu vilayetimizin burası olduğu belirtiliyor. Fakat için garibi mobilyacılık sektörü yok. Bunun nedeni yetişen ağaçların cinsine bağlanıyor... İlin ekonomisi öncelikle hayvancılık sonrasında tarıma dayalı. Sanayi yok denecek kadar az... Ama şehir halkı 7'den 70'e çiftçiden köylüye, belediye başkanından valisine dek turizmin kendilerine kurtaracağına inanmış durumda. Bu inancın onları başarıya taşıyacağına eminim. Ancak şimdilik katetmeleri gereken çok uzun bir yol, gidermeleri gereken pek çok eksik var önlerinde...
Aslında imkanları olan fakat ziyniyeti değiştiremeyen illerle kıyaslandığında zihniyeti oturtmuş olması açısından Bingöl daha önde sayılır. Gerisi mevzuat ve maddi sorunları aşmaya kalıyor..
Ama turiste sadece var olanı gösterip onu tatmin edemezsiniz. Bu varlığın nereden nereye geldiğini, en eski tarihini de sunmanız lazım. Turiste sunduğunuz bilgi ne kadar geriye gidiyorsa. şansınız o kadar artıyor.
Bingöl'ün tarihi eserleri çok fazla olmasa da tarihi oldukça köklü.
Anadolu'nun doğusunda Yukarı Fırat bölümünde yer alan Bingöl ya da eski adı ile Çapakçur olan vilayetimiz İslam Kaynaklarında Cebel-i Cur olarak geçerken halk onu kısaca Çolik ya da Çevlik diye adlandırmayı seçmiş. Ama 1946 yıllarından itibaren Bingöl dağlarından esinlerek şehre Bingöl adı verilmesi uygun görülmüş...
BİNGÖL'ÜN ESKİ SAKİNLERİ
Bingöl'ün bilinen ilk sakinleri Komogane Krallığı sakinleri. Daha sonra Mittaniler, Hititler, Urartular, Sakalar. medler, Persler. Selevkoslar, Romalılar ve Roma bölününce de Bizanslılar şehrin sakinleri olmuşlar. 639 yılında İslam Orduları İyaz b. Ganem komutasında bu şehre gelmişler. Ancak şehir ortaçağ boyunca Bizanslılar ve Müslümanlar arasında el değiştirip durmuş. Ancak Malazgirt zaferi sonrası bu topraklardaki Bizans hakimiyeti kesin olarak sona ermiş. Bu kez de Türk Beylikleri arasında bir mücadele başlamış. Selçuklar'ın zayıflamasından istifade eden Mengücekler, Saltuklar, Dimaçoğulları ve Danişmetler, Artukoğulları, Zengiler ve Eyyubiler şehri ele geçirmeşi başarmışlar. Hatta ünlü İslam kahramanı Selahattin Eyyubi'nin babasının bu ilde doğduğu rivayet olunmakta. Osmanlıların çöküşünden sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti döneminde Bingöl önce Elazığ'a bağlanmış. 3 sene sonra 1929 yılında Muş vilayetine bağlanmış. 7 yıl sonra Çapakçur adıyla vilayet olmaya hak kazanmış. 1946 yılında da Bingöl adını almış.
BİNGÖL ADI BİR EFSANEYE DAYANIYOR
Efsaneye göre bir zamanlar bir avcı, Dogu'da göllük bir yerde keklik vurmuş. Kanlı kekligi göllerden birinin sularında yıkamış. Torbasına atıp köyüne dönmüş. Eve gelip torbayı açınca keklik kanatlanıp uçmuş.
Avcı kekligi yıkadıgı suyun ''Ab-ı hayat'' oldugunu anlamış o zaman...
''Ab-ı hayat'', yani hayat suyu...
Koşmuş yeniden daglara... Bütün gölleri gezmiş, bütün suları tatmış. Ama bulamamış ölümsüzlügün sırrını saklayan gölü... Ahali de o günden beri arar dururmuş. Lakin Tanrı, iksiri saklayan göl bulunmasın diye, bin göl yaratmış oralarda... O yüzden oraya kurulan kentin adı Bingöl olmuş...
BİNGÖL EFSANELERİ
Bingöl efsaneler diyarı bir ilimiz. Öyleki şehirdeki göl sayısı kadar efsane var desek abartmış olmayız. Biz sadece şehrin adını taşıyan efsaneleri anımsatalım. Bingöl'de sıra dağlar, dağların üzerinde çok sayıda büyüklü küçüklü krater gölü yer alıyor. Gerçek sayısını araştırdığım kaynaklarda buladım.
Şehrin adı üzerine bilinen kadim efsane şudur ki Evliya Çelebi tarihinde de bu efsaneye öncelik veriliyor. "Bir zamanlar, bu dağlarda avlanan bir avcı, bir keklik avlar. Kanlı kekliği buradaki göllerden birinde yıkar, tüylerini yolar, torbasına atarak köyüne döner. Evine geldiği zaman torbayı açar, açmasıyla keklik "Pırrr." Diye uçar, gider. O zamanla anlar ki kekliği yıkadığı göl, "'b-ı hayat" tır. Koşar dağlara. Şu göl senin, bu göl benim arar da arar, bir türlü bulamaz. O gün bugündür, ararlar da bulamazlar 'b-ı hayat gölünü. Yılda bir kez "Hızır Peygamber" in, "'b-ı hayat" gölünde yıkandığı, abdest tazelediği söylenir. Ama ne zaman, hangi gölde bunu kimse bilemez. Bilinmemesi için de, Allah bir değil, bin göl yaratmış burada..." denilmekte. Ab-ı hayat ya da günümüz Türkçesi ile "ölümsüz yaşam suyu" dur. Ama bu su hangi gölün suyudur bilinmez. Yıllardır aranır. bulunamaz derler. "Ondan kolay ne var hepsine gir çık, biri mutlaka tutar diyen" zeki okurlarımız olacaktır. Ösrünüz yeterse girer çıkarsınız orası beni bağlamaz. Ama o gölü bulmaya karar vermeden önce Stefen King'in şu meşhur Yeşil Yol'unu bir okumanızı da önenirim. Ola ki ölümsüzlüğün öyle önemsenecek bir değer olmadığını anlarsınız...
Yeni yetme bir efsaneye göre ise; bir zamanlar, Bingöl dağlarında düşman kovalayan bir bölük asker, içecek su bulamaz, karşıdan gelen arkadaşlarına suları olup olmadığı sorarlar. Onlar da, aştıkları dağın ardında bir göl gördüklerini, oradan su alabileceklerini söylerlar. Bölük, dağın tepesine ulaşınca, aşağıda bir değil, pek çok gölün bulunduğunu görerek seviçle haykırırlar: Burada bir değil, bin göl var!..
O günden sonra da bu dağlara "Bingöl" derler. Tabi inanırsanız..